Gaybın Mutlak Sırrı ve İradenin Kanlı Meydanı: Hz. Âdem'in Mirası, Kâbil'in İhaneti ve İlahi Senaryonun Görünmez Elleri

​Daha Kâbil doğmamışken, o soğuk taşı eline alıp öz kardeşi Hâbil'in şakağına vuracağı ve yeryüzünün ilk kanını akıtacağı ilahi katında zaten yazılıydı. Henüz ortada ne bir insan, ne bir taş, ne de akacak bir damla kan vardı; fakat her şeyi kuşatan ezeli ilim sahibi Allah'ın katında bu sahne milimetrik olarak yaratılıştan evvel malumdu. İşte tam bu noktada, insan aklının devreleri yanmaya başlar ve zihin kendi kuyruğunu yediği o sarsıcı, karanlık dehlize düşer:

​"Allah kuluna bir irade verdi ama aynı zamanda o kulun nefsine ve şehvetine hâkim olamayacağını da ezelî ilmiyle biliyordu! Madem o kulun kendine hâkim olamayacağını biliyordu, neden ona o iradeyi verdi? Madem o el kalkacak ve kan dökecekti, neden o eli yaratıp dünyaya gönderdi? Madem iradenin sonu en başından belliydi, o halde bu iradeyi vermek boş bir hamle değil miydi?"

​Bugün Gazze'den Doğu Türkistan'a, Somali'den Sudan'a, Suriye'den Irak'a, Afganistan'dan Arakan'a kadar uzanan İslam coğrafyalarında Müslümanların üzerine yağan bombalara, akıtılan kanlara ve arşa yükselen feryatlara baktığımızda da zihnimiz tam olarak bu kahredici paradoksla yüzleşir. Bir yanda ezilen, parça parça edilen mazlum bir ümmet; diğer yanda hadis-i şerifin o muazzam sırrı: "İslam garip başladı, başladığı gibi garip gidecek..." Müslümanlar eziliyor, dünya susuyor ve insan aklı sürekli aynı çarkın içinde dönüyor: "Sanki arkada devasa bir şey var ama çözemiyorum!"

​Gelin, şimdi bu kördüğümün etrafında dolanmayı bırakalım. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya zihnimizi bir altüst edelim ve bu matematiksel denklemin görünmeyen halkalarını tek tek yerine oturtalım.

Büyük Çelişki Labirenti: Alt-Üst Olan Bir Akıl Tutulması

​Şimdi denklemi kurmaya başlayalım ve sorunun en derinine inelim: Madem Allah yaratmadan önce yaratacağı kullarının kan dökeceğini biliyordu ve buna binaen o kulları yarattı, o zaman onların iradelerine hâkim olamayacaklarını da kesin olarak biliyordu demektir.

​Burada duralım. Şimdi haklı olarak bana şu soruyu soracaksınız: "Tamam, eğer sonuç ezelden belliyse, Kâbil'in katil olacağı mutlak ilimle biliniyorsa, kulun iradesini özgürce kullanıp nefsini yenmesi zaten imkânsız değil midir? O zaman iradenin verilmesi tamamen fuzuli, tamamen boş bir vaat değil midir? Allah burada hâşâ bir oyun mu oynadı?"

​İşte tam bu noktada haklısınız! Zahiri akılla baktığınızda bu sorunun önünde eğilmek, bu mantık yürütmeyi kabul etmek zorundasınız. Evet, teslim ediyorum, zahirden bakınca bu tam bir çıkmaz sokaktır. Ama durun! Sorun tam olarak nerede başlıyor biliyor musunuz? Bu felsefi matematiksel hesapta gözden kaçırdığımız, denkleme dahil etmediğimiz iki muazzam yön var. Biz bu iki kapıyı birbirinden ayıramadığımız için zihnimiz sürekli kendi üzerine kapanıyor ve intihar ediyor. Bu kapılardan biri Gaybi Yön (Sır), diğeri ise Zahiri Yön'dür (Açık).

​İnsan aklı eğer meseleye sadece zahiri yönle bakarsa büyük bir çelişki ve labirentin içinde kaybolur. Ancak işin içindeki o gizli gaybi anahtarı anlarsa, o zaman ilahi teslimiyete ve huzura kavuşur.

Mühürlü Kapı: Gaybi Yön (Kilitli Sır)

​Bakın arkadaşlar, dostlar... Burası bu yazının kalbidir, vidayı en çok sıkacağımız yer burasıdır: Biz o gaybi yönü bilmediğimiz, Allah bize o gizli dairesini açmadığı için orada takılıp kalıyoruz!

​Gaybi yön; mahlukatın, yani etten ve kemikten yaratılmış, sınırları olan insan aklının idrak kapasitesini tamamen aşan "mutlak sır" dairesidir. O kapı bize mühürlüdür, o kitabın sayfaları bize kapalıdır.

​Siz şimdi soruyorsunuz: "Madem benim nefsime hâkim olamayacağını biliyordu, beni neden yarattı? Cennetin, cehennemin ne anlamı kaldı?"

​İşte bu sorunun arkasında, asıl açıklamasını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz gaybi bir anahtar var. Biz o anahtara sahip değiliz! Sahip olmadığımız için, elimizdeki küçücük zahiri ölçü birimleriyle, Allah'ın sonsuz hikmetini ve ezelî ilmini tartmaya çalışıyoruz. Tartamadığımız için de terazi kırılıyor ve biz ortada bir mantık hatası, bir çelişki varmış gibi kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Oysa ortada bir çelişki yok; sadece kulun bilmesinin murat edilmediği, perdenin arkasında tıkır tıkır işleyen gaybi bir hakikat var. Biz orayı bilmediğimiz için sistem bize "hata" veriyor, oysa sistem kusursuzdur.

Açık Meydan: Zahiri Yön (İnsanın Kendi Sahnesi)

​Şimdi madalyonun diğer yüzünü çevirelim ve tamamen aşağıya, bizim yaşadığımız dünyaya, yani Zahiri Yöne bakalım. Burası apaçık bir meydandır, tarihin aktığı ve kararların bizzat kul tarafından verildiği yerdir.

​Gelin bağlantıyı en profesyonel, en çıplak haliyle kuralım:

  1. ​Evet, Allah Kâbil'i yarattı.
  2. ​Kâbil'in kendi içindeki o pis hasete, o azgın nefsine hâkim olamayacağını daha Kâbil'i yaratmadan önce de biliyordu.
  3. ​Nitekim onu dünyaya gönderdi ve Kâbil gerçekten de nefsine hâkim olamadı.
  4. ​Gitti, eline o taşı aldı ve kardeşi Hâbil'i vahşice öldürdü.

​Şimdi aklınız yine yukarı fırlayıp o gaybi soruya çarpıyor değil mi: "E biliyordu işte, Kâbil ne yapsın?"

​Hayır, işte zahiri hakikat tam burada devreye giriyor! Kâbil o taşı kaldırıp vuracağı o dehşet anında, tamamen özgürdü. İçindeki irade bütünüyle kendisine aitti. Allah onun kafasına silah dayayıp "Git kardeşini öldür" demedi. Eğer Kâbil o an iradesine sahip çıksaydı, Allah ona zorla hata yaptırmayacaktı. Allah, kulun yarın mahşer meydanında kurulan o büyük mizan karşısına çıktığında, "Allah'ım Sen beni en başında katil olarak kodladın, bana hiç şans vermedin, ben mecburdum, Sen bana bir oyun oynadın" deme hakkını ve bahanelerini elinden almak için bu zahiri imtihan meydanını kurdu! Kul, kendi sonunu kendi elleriyle yazsın ve kendi hakikatine bizzat şahit olsun diye bu dünya sahnesi kuruldu.

Kâbil'den Günümüz Türkiye'sine: Üçüncü Sayfa Haberlerindeki Kader

​Bu soyut labirentten çıkalım ve bugüne, burnumuzun dibine, Türkiye'nin sokaklarına bakalım. Bugün İstanbul'un, Ankara'nın, İzmir'in göbeğinde, üçüncü sayfa haberlerine düşen o kan dondurucu cinayetleri düşünün. Bir erkeğin bir kadını sokak ortasında haykırışlar içinde bıçakladığını ya da bir kadının bir erkeği silahla vurduğunu hayal edin. Televizyon karşısında dişlerimizi sıkarak, kahrolarak izlediğimiz o vahşet anını gözünüzün önüne getirin.

​Şimdi soruyorum size: Allah, o katil tetiği çekmeden veya o bıçağı saplamadan önce, onun öfkesine ve nefsine hâkim olamayacağını biliyor mutlak surette? Evet, ezelî ilmiyle biliyordu! Peki, ona rağmen o katili yarattı mı? Yarattı. O cinayet anında, katilin elindeki gücü, bıçağın demirini, yerçekimini ve o saniyeyi var etti mi? Var etti.

​Peki, o katil yarın mahkemede veya ilahi huzurda "Ben masumum, Allah benim bu cinayeti işleyeceğimi zaten biliyordu, kaderimde bu yazıyordu, ben sadece bir piyonum" diyebilir mi?

​Asla diyemez! Çünkü o tetiği çeken parmak, o bıçağı kavrayan el, o haset dolu zihin tamamen kulun kendi cüz'i iradesinin, kendi zahiri tercihinin bir sonucudur. İşte Cennet ve Cehennem tam bu milimetrik kırılma noktasında anlam kazanır. Eğer Allah, katil bıçağı kaldırırken onun elini havada felç etseydi, zalime tetiğe basacak gücü vermeseydi, o zaman dünya bir imtihan alanı değil; robotların, kuklaların döndüğü bir tiyatro sahnesinden ibaret olurdu. Ne iyinin bir kıymeti kalırdı ne de kötünün bir cezası...

İhmal Değil İmhal: Müslüman Coğrafyanın Kanayan Yarası

​Aynı denklemi şimdi yukarıya, küresel ölçeğe taşıyalım. Bugün Gazze'den Doğu Türkistan'a, Somali'den Sudan'a, Suriye'den Arakan'a kadar bebeklerin üzerine bombalar yağarken ve insanlar zulümden kırılırken yükselen o çığlığı duyarız: "Allah nerede? Neden müdahale etmiyor? Neden bu zulme izin veriyor?"

​Dostlar, burası çok önemli; Allah hiçbir şeyi ihmal etmez, sadece imhal eder, yani süre tanır! Bu süre, mazlum için bir rütbe, bir şehadet makamı ve derecesinin ebediyen yükselmesi içindir; zalim için ise kendi iradesiyle işleyeceği suçların altını kendi mührüyle imzalaması, cehennemin en dibindeki yerini bizzat hak etmesi içindir. Eğer gökten her an bir el inip zalimleri cezalandırsaydı, imtihanın hiçbir gizemi, hiçbir sırrı kalmazdı.

Sonuç: Matematiksel Kesinlik ve İmanî Teslimiyet

​Toparlayalım... Önümüzde iki kapı, iki büyük dosya var:

​İlk kapı Gayb Kapısı'dır. Bu kapı mühürlü, kilitli ve şifresi yalnızca Allah'ta olan ezelî bir senaryodur. Biz bu kapının arkasındaki asıl gizli nedeni kesinlikle bilmiyoruz. İşte tam olarak bilmediğimiz için de dünyevi aklımızla burada bir çelişki varmış gibi sanıyor, kendi kendimizi yiyoruz.

​İkinci kapı ise Zahir Kapısı'dır. Burası tamamen bizim önümüze konulan, tetiği çekip çekmemekle sorumlu olduğumuz özgür seçim alanımızdır. Biz bu sahnedeki tüm tercihlerimizden bizzat sorumluyuz; dünya imtihanı tamamen burada döner.

​Levh-i Mahfuz, her özgür seçimin ezelî bir kaydıdır; bir zorlama defteri değil, bir bilme defteridir. Biz o gizli yazıyı bilmeyiz, bilmekle de mükellef değiliz. Biz sadece önümüzdeki o saliselik "tercih" anından sorumluyuz. İrade dediğimiz bu dehşet verici güç, bizi ya Hz. Âdem gibi hatasından sonra tövbe edip gözyaşıyla yücelten bir hidâyet yoluna sokar; ya da Kâbil gibi, günümüzün modern savaş liderleri gibi, İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de (Bu bir örnektir.) kan döken katiller gibi hırs ve hasetle yok eden bir uçuruma fırlatır.

​Şayet bu zahiri anlatımdaki matematiksel izahlar, zihninizdeki o gaybi fırtınayı dindirmeye, kalbinizdeki o şüphe perdesini yırtmaya hala yetmiyorsa; aklın sınırını çizip o mühürlü kapının önünde eğilen Kâfirûn Sûresi'nin o vakur, keskin ve son noktayı koyan duruşuyla bitirelim:

​"Sizin dininiz size, benim dinim banadır."