İrade Savaşları: Beşeri Hukuk, İlahlaşan İrade ve Hakikatin Çatışması

​Bugün adalet dediğimiz şeyin, vicdanımızdaki ve inancımızdaki "doğruluk" kavramından ne kadar uzaklaştığını her geçen gün daha acı bir şekilde tecrübe ediyorum. Bir hukuk sistemi düşünün ki; tarafların rızasına, helalleşmesine ve aralarında hiçbir husumet kalmadığı gerçeğine rağmen, "kamu adına" diyerek o defteri kapatmaya izin vermiyor. Peki, nedir bu "kamu"? Bireyin özgür iradesi, helalleşme hakkı ve ilahi adalete olan inancı neden devletin mekanik çarkları arasında bu kadar kolay eziliyor?

​Ben bu durumu bir saçmalık olarak nitelendirmiyorum; bu, doğrudan inancımla çatışan, hakikati örten ve ilahi hukukun yerine beşeri bir otoriteyi koyan bir "yükümlülük" haline geldi. Bir tarafta Allah'ın koyduğu ölçüler, diğer tarafta ise insanın kendini "hüküm koyucu" yerine koyduğu o meşhur beşeri kanunlar...

Sınırları Aşan Bir Yanılgı: "Şeriat Kişiye Mahsus Değildir"

​Bu mesele sadece Türkiye'nin sınırları içerisinde kalmıyor; dünyanın neresine giderseniz gidin, manzara aynı. İster İslam coğrafyasında, ister dünyanın başka bir ucunda olsun; Allah'ın hükmünü bir kenara bırakıp kendi kanunlarını "mutlak doğru" gibi uygulayan her sistem aynı ontolojik hatayı yapmaktadır. Şeriat, bir bireyin şahsi tercihi veya bir ülkenin yerel bir tercihi değildir. O, toplumsal bütünlüğün, adaletin ve düzenin ilahi teminatıdır.

​"Ben falanca ülkenin Müslüman başbakanıyım" demek, bu hakikat karşısında geçersizdir. Çünkü bu iddia, kişiyi doğrudan koltuk sevdasına ve dünyevi bir iktidar hırsına düşürür. Gerçek şeriatın uygulanmadığı, Allah'ın hükümlerinin rafa kaldırıldığı her yer, Allah nezdinde sıfır noktasındadır. Bir devlet başkanının Kur'an okuması veya dindar bir figür olması, onu ve yönetimini otomatik olarak İslami kılmaz; tıpkı bilgili bir papazın Kur'an okumasının onu Müslüman yapmayacağı gibi. Müslümanlar bugün işte tam da bu aldatmacanın içerisinde savruluyorlar.

​"Allah Bizim Çarşımıza, Pazarımıza Ne Karışsın?"

​İnsanoğlunun o büyük kibri tam da burada ortaya çıkıyor. Modernleşme kılıfı altında deniyor ki: "Allah bizi yarattı, tamam; ama işi bitti. Artık bizim çarşımıza, pazarımıza, ticaretimize, altınımıza, dolarımıza karışamaz. Biz kendi düzenimizi kurarız, biz kendi yasalarımızı yazarız."

​İşte bu, Allah'ın kanun koyucu (Şari) olduğunu reddedip, yetkiyi kendinde görmenin resmidir. Kendi otoritesini kurup kendini Allah yerine koymak, aslında Allah'a karşı bir savaş ilanıdır. İnsan, kendi dünyevi çıkarlarını korumak için kutsalın alanını sınırlıyor, sonra da "ben adalet dağıtıyorum" diyor. Kendi kurduğun yasalarla hüküm veriyorsun; sonra da "cennete gideceğim" diye hayaller kuruyorsun. Eğer insanın kendi başına kanun yapma yetkisi olsaydı, o zaman ahlaki sınır kalmazdı. "O zaman ben de gidip insan öldüreyim, ben de kendime göre kanun çıkarayım, ben de cennete gideyim" deme hakkım doğmaz mıydı?

Mahşer Meydanındaki Hesap ve Ahir Zamanın İşaretleri

​Gözlerimi kapatıp kıyamet günü mahşer meydanında yaşanacak o büyük hesaplaşmayı düşünüyorum. Yarın o meydanda, hüküm koltuklarında oturanlara sorulacak:

"Siz hakimdiniz, doğru. Peki, kimi yargıladınız? Hangi yasaya göre yargıladınız? Kimin kanunlarını uyguladınız?"

​Cevaplar belli; "Beşeri kanunları uyguladık." Allah "Ben kanun koyucuyum" dediğinde, "Biz kendi kanunlarımızı çıkardık" demenin ağırlığını nasıl taşıyacaklar? İmam-ı Rabbani gibi değerli zatlar, ahir zamanın liderlerini, fiziksel özelliklerinden tavırlarına kadar detaylarıyla anlatırken, aslında bu büyük sapmayı haber veriyorlardı. Varın siz anlayın gerisini; hakikat, üzerindeki beşeri perdeler kaldırıldığında çıplak bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Sözün Özü

​Adalet, "kamu adına" verilen, kağıt üzerinde kalan ve insan menfaatine göre bükülen bir kavram değildir. Beşeri kanunları uygulayanlar, ister Türkiye'de olsun ister Arabistan'da, Allah'ın hükmünü yeryüzünden sildikleri sürece, adaleti sadece kendi menfaatleri kadar yaşayacaklardır. Ben hüküm vermiyorum, ben sadece bu sistemin tezatlarını haykırıyorum. Hakikat tektir ve o gün geldiğinde, tüm beşeri kılıflar düşecek, sadece mutlak hüküm sahibi olanın adaleti baki kalacaktır.