
Vakıf Adı Altında Gizli Ticaret: Kurumun Tarihsel Evrimi ve Bugünkü Perde Arkası
İslam'da vakfın kökeni Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine döneminde mülkünden bazı arazileri ve hurmalıkları İslam'ın ve yoksulların yararına sürekli olarak tahsis etmesine dayanır. Sonrasında Hz. Ömer'in Hayber'in fethinden sonra elde ettiği değerli bir araziyi aynı mantıkla vakfetmesiyle bu uygulama hukuki bir gelenek haline gelmiştir. İslam hukukunda vakıf; bir kişinin kendi malını, mülkünü ya da parasını kişisel mülkiyetinden çıkarıp tamamen hayır amacıyla sürekli olarak bağışlamasıdır. Tarihteki o ilk köklü gelenek de tam olarak böyle başlamıştı; insanlar servetleriyle toplumsal bir dayanışma ağı kuruyordu.
Bunu daha iyi anlamak için şu örnek üzerinden ilerleyelim: Düşünelim ki elimde dükkanlarım, param var ve ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bunlarla bir "Fakirler Vakfı" kurmak istiyorum. Sistemi bu hayali vakıf üzerinden şöyle işletirim:
Malımı Ayırırım: Sahip olduğum dükkanı veya parayı alıp "Bu artık benim şahsi malım değil, tamamen fakirlerin malıdır" diye resmi olarak kenara ayırırım.
Mahkemeye Başvururum: Bunu öylece sokağa çıkıp "Vakıf kurdum" diyerek yapamam. Kanunlara göre Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurup detaylı bir vakıf senedi (tüzük) hazırlarım. Hakim şartları uygun bulduğunda mahkeme kararıyla bu vakfı tescil eder ve devlet güvencesi altına alır.
Ticaret Yapar, Geliri Fakirlere Aktarırım: Vakfın sürekli dönebilmesi için dükkanımı kiraya veririm veya vakıf adına bir ticaret işletmesi kurarım. Ama kurallar kesindir: Buradan kazandığım parayı asla kendi cebime indiremem. Tek bir kuruşunu bile şahsi hesabıma geçiremem; tüm kârı doğrudan fakirlere aktarmak zorundayım. Zaten devletin ve mahkemenin atadığı denetçiler bu hesabı sürekli gözetler.
Bağışlarla Büyütürüm: Benim bu dürüstlüğümü ve samimiyetimi gören dışarıdaki hayırseverler de vakfıma gelip kartla, nakitle bağış yapmaya başlar. Toplanan bu paralarla daha çok insana yardım ulaştırarak vakfımı büyütürüm.
İslam'da vakıf anlayışının temelinde tamamen saf bir hayır niyeti, dünyaya kalıcı bir eser bırakma ve sürekli sevap kazanma arzusu vardı. Tarihte zenginler hanlar, hamamlar, hastaneler kurup gelirini hep bu sisteme bağlardı.
Bugün geldiğimiz noktada ise işin rengi biraz değişti. Kurmak istediğim o masum "Fakirler Vakfı" gibi hâlâ samimi yapılar var elbette; ancak günümüzdeki büyük vakıfların bir kısmı ne yazık ki bu saf hayır amacından uzaklaşıp devasa ticari yapılara veya imtiyaz alanlarına dönüşebiliyor.
Özetle; ister yüzyıllar önce İslam hukukuna göre kurulsun, ister bugün mahkeme kararıyla kurduğum bu "Fakirler Vakfı" olsun, vakfın temel mantığı hiç değişmez: Şahsî mülkten vazgeçip o malı ticaretle döndürerek sürekli halkın yararına harcamak. Tek fark, dünkü sistemin tamamen saf bir vicdan ve sadaka üzerine kurulu olması, bugünkü sistemin ise yasalar, bürokrasi ve bazen ticari çıkarlar sarmalına bürünmüş olmasıdır.